26 Şubat 2012 Pazar

Yaşlılık?

Modern edilgin emeklilikten postmodern aktif tüketiciliğe yaşlılık
Beauvoir yaşlılığın tarihini yazmanın imkânsız olduğunu söylemişti. Her şeyden önce bu konudaki tarihsel dokümanlar sayıca çok azdı. Tarihte gençlik, yetişkinlik, yaşlılık modernliktekinden farklı olarak net sınırlarla birbirinden ayrılmamıştı. İnsan ömrü çok kısa olduğu için yaşlılık bugünkü gibi uzun bir dönem oluşturmuyordu. İnsanlar ağır yaşam koşulları içinde güçten düşene kadar çalışıyorlardı. Çalışmanın sonuyla ölüm arasındaki süre kısaydı. Yaşlılar genellikle yetişkinlerle aynı kategori içinde değerlendiriliyorlardı. Nüfusun çok küçük bir bölümünü oluşturan yaşlılar toplumsal bir kategori olarak tarihe müdahale eden bir özne konumuna sahip değildiler. XVII. yüzyıla kadar yaşlılık üzerine yazılanlar daha çok fiziksel çöküşe ilişkin klişelerden oluşuyordu. Yaşlılık insanların dile getirmekten, yazmaktan çekindikleri “cazip olmayan” bir konuydu. 1960’lı yıllarda Beauvoir çevresindekilere yaşlılık üzerine yazacağını söylediğinde “siz yaşlı değilsiniz ki neden bu üzüntü verici konuyla ilgileniyorsunuz” türünden karşılıklar almıştı.

Yaşlılığın tarihiyle ilgili diğer bir zorluk bu konudaki edebi anlatıların tarafgirliğiydi. Yaşlılık dönemleri uzun sürenler genellikle iyi yaşam koşullarına sahip varsıl, ayrıcalıklı sınıflardan geldiği için yazın da daha ziyade sosyal prestije sahip bu kesimi kendisine konu edinmiş, yoksul yaşlılarla ilgilenmemişti. Tarihte yaşlılığa ilişkin sınıfsal ayrımcılığa cinsiyet ayrımcılığı eşlik etmekteydi. Yaşlı erkekler bilgelikle onurlandırılırken yaşlı kadınların payına düşen cadılıktı. Hümanist Rönesans yazını bile yaşlı kadınlar hakkında olumsuz resimler çizmekte, onları aşağılamaktaydı. Eski Yunan’daki gibi fiziksel güzelliği öne çıkaran Rönesans düşüncesi yaşlılığa olumlu gözle bakmıyordu ama toplumsal hiyerarşinin üst basamaklarında yer alan, güç ve iktidarı elinde tutan yaşlı erkeklere karşı herhangi bir negatif tavır söz konusu değildi. Öte yandan sözlü kültürlerde yaşlılar ortak tarihsel bilginin, kolektif hafızanın taşıyıcısı oldukları için itibarları daha yüksekti. Yazılı kültürün gelişmesi, tarihin kâğıda dökülmesi ile birlikte yaşlıların konumunda gerileme oldu.

XVII. yüzyılda kilise yaşlılığı kişinin tinsel olarak içe dönerek ölüme hazırlandığı bir dönem olarak olumluyordu. Püriten düşünce de yaşlılığa tensel arzuların yok olduğu, cimrilik ve birikimin öne çıktığı bir yaş dönemi olarak pozitif bir anlam yüklüyordu. Öte yandan aynı yüzyılda, akılcılığın gelişmesine bağlı olarak, yaşlılık doğal ve saptanabilir nedenlerden kaynaklanan, bedenin maddiliğine ilişkin bir olgu olarak algılanmaya başlandı. Bedeni bir makine olarak ele alan Descartes yaşlılığı aklın açıklayabileceği bir durum olarak görüyordu. Yaşlılığın sekülerleşmesi XVIII. yüzyılda hızlanarak devam etti. Bourdelais’nin de belirttiği gibi, ölmekte olan yaşlılar artık ahret mutluluğundan değil yeni neslin sorumluluklarından bahsetmekteydi. Şehvetten kurtulmuş olan yaşlılar aklın yüce mertebesine erişme şansına sahiplerdi. XVIII. yüzyılda fiziksel gerilemeyle ilişkilendirilen yaşlılık, bilimci ve maddeci bir çerçeve içinde algılanmaya başlamıştı. Pochet’nin de belirttiği gibi XVIII. yüzyılda yaşlılığa yönelik bu ilgi ayrıcalıklı, zengin kesimlerin konumundan kaynaklanmaktaydı. Hijyenin gelişmesine paralel olarak XVIII. yüzyılda Batı’da genel olarak nüfus, özel olarak da yetişkin/yaşlı nüfus önemli bir artış göstermişti. Yaşlı nüfustaki esas artış beslenme, hijyen vb açısından iyi yaşam koşullarına sahip zengin kesimde olmuştu. İşte bu kesim bilgelik, saygınlık vb payelerle donanarak uzun, sağlıklı, keyifli bir yaşam arzulamaktaydı. Yalnız yaşlılığı değil çocukluğu da “keşfeden” XVIII. yüzyıl düşüncesi, yaşlıları çocukları eğitecek, onlara bilgi aktaracak, ailenin birliğini ve devamlılığını sağlayacak bir kesim olarak görüyordu. Bütün bunların ötesinde yaşlıların birikmiş paraya ve mülke sahip olması da XVIII. yüzyıl burjuva düşüncesi içinde saygın bir yere sahip olmalarının önemli nedenlerinden biriydi. Yoksul, çalışamaz durumdaki yaşlılara gelince, devletin onlara reva gördüğü yardım çok az sayıda ve çok kötü koşullara sahip, cezaya dayalı disiplinin egemen olduğu yoksul yurtlarıydı. XVIII. yüzyıl sonu ilk emekli maaşına tanık oldu. Devlete uzun süre hizmet vermiş yaşlı ve malul askerlere ölene kadar her ay belirli bir para ödenmeye başladı. Böylece devletin yoksul yaşlılara yönelik disipliner politikasına (yaşlı yurtları) militer bir emeklilik boyutu eklenmiş oluyordu.

XIX. yüzyıl çalışmanın, biriktirmenin yüzyılıydı. Yaşlılardan beklenen sağlıklı ve aktif olmaları, aşırılıklardan kaçınmaları, nefislerine hâkim olmaları, kanaatkâr olmaları, güçlerini biriktirmeleriydi. Bu yüzyıl bir nüfus patlamasına sahne olmuş, yaşlı nüfus hızla artmıştı. XIX. yüzyıl edebiyatı artık her sınıftan yaşlıya yer vermekteydi. Devlet ve burjuvazi de artık önemli bir sayıya ulaşmış yaşlı halkı görmemezlikten gelemezdi. XVIII. yüzyılın yaşlılıkla ilgili iyimser fikirleri XIX. yüzyılda söz konusu olamazdı çünkü dönem fiktif, hümanist ideallerin değil üretimin katı gerçeklerinin, işgücünün ağır koşullar altında, posası çıkarılıncaya kadar sömürülüp atılmasının dönemiydi. Sert çalışma koşulları nedeniyle birçok işçi yaşlanmadan ölüyor, çalışamaz hale gelip yaşamaya devam edenlerse acınacak koşullar altında hayatlarını sürdürüyorlardı. Yaşlı köylülerin durumu daha da kötüydü. Kentlere göç nedeniyle boşalan kırsal alanda yaşlılar tek başlarına topraklarını ekemedikleri, yardımcı tutmaya da ekonomik güçleri yetmediği için sefalet içinde yaşıyorlardı. Sanayileşmenin, kentleşmenin, büyük aile yapısını parçalaması yaşlıları daha yalnız ve terk edilmiş bir konuma itiyordu. Devlet ve burjuvazi artık bir “toplumsal sorun” haline gelen yaşlılığı disiplin altına almak zorundaydı. Katı koşullara sahip devlet huzurevlerinin açılması da disipliner ilginin bir boyutuydu. Bu yaşlı yurtlarındaki koşullar ancak çok çaresizlerin başvurması için özellikle çok kötü tutuluyordu. Burjuvazi yaşlılık dönemlerini güvence altına almaları için işçilere bireysel tasarruf yapmayı öneriyordu ama ücret seviyeleri çok düşük olduğundan pratikte mümkün değildi bu.

XIX. yüzyılın ikinci yarısı yaşlılığın değerden düşmesini beraberinde getirdi. Üretim kapitalizminin fabrikalarda çalışacak genç nüfusa ihtiyacı vardı. Üretim süreci dışında kalan yaşlılar ekonomik bir değere sahip değildi. XIX. yüzyıl ölümün yanı sıra yaşlılığın da toplumsal yaşamın dışına sürülmesine tanık oldu. Tarihte ilk kez insan yaşamı kronolojik olarak yaş dilimlerine ayrıldı. Yaşa dayalı sınıflandırma yaşlılığı toplumsal bir kategori olarak yetişkinlikten net ve kesin sınırlarla ayırıyordu. Blaikie’nin de belirttiği gibi yeni politik aritmetik, demografi, toplumu sayılabilir, denetlenebilir bir nüfusa dönüştürmekteydi. Yaşlılık artık devletin, uzmanların müdahalesini gerektiren ayrı bir sosyal kategoriydi. Bu çerçevede XIX. yüzyılın ikinci yarısında yaşlılık tıbbileştirildi, biyolojik faktörlerin belirlediği bir fiziksel çöküş, bir anomali olarak değerlendirilmeye başlandı. Yaşlılığı hastalıkla ilişkilendiren XIX. yüzyıl tıbbı onu patolojik anatominin konusu haline getirdi ve sonuçta yaşlılığın tedavisinin mümkün olmadığına kanaat getirerek yaşlılık hastalıklarını tasnif etmekle yetindi. XIX. yüzyıl kliniği yaşlı hastaların aynı sabit yatak ve salonda yatmaya mecbur oldukları, bedenleri üzerindeki öz denetimlerini kaybettikleri bir biyo-iktidar kurumuydu.

XIX. yüzyılın sonu, Batı’da işçi sendikalarının emekli aylığı ve sosyal güvenceler için verdiği mücadelelere tanık oldu. XX. yüzyılın başlarında sınırlı bir biçimde de olsa işçiler için bazı emeklilik uygulamaları başladı. Guillemard’ın da belirttiği gibi emekli maaşı bir yandan işçi mücadelelerinin bir sonucuydu ama öte yandan işçilerin şirkete ömür boyu bağımlı kalmasına neden olan bir uygulamaydı. Üretimin devamlılığını kesintiye uğratmamak için işçileri emekli maaşı vaadiyle fabrikaya bağlayan işveren, işçileri çok düşük ücretle ve kötü koşullar altında çalıştırabiliyor, işçiler ise emekli maaşlarını yakmamak için fabrikadan ayrılamıyorlardı. Böylece emeklilik, işçileri yönetmenin ve disiplin altına almanın bir aracı olup çıkıyordu. Öte yandan 1929-30’da olduğu gibi ekonomik çöküş dönemlerinde işten ilk çıkarılanlar yaşlı işçiler oluyordu. Çalışamaz durumda olan yaşlılar eğer “şansları varsa” disipliner bir rejimin egemen olduğu yaşlılar yurduna gönderiliyordu. II. Dünya Savaşı sonrasına kadar yaşlıların durumunda kayda değer bir düzelme olmadı.

II. Dünya Savaşı’ndan 1960’lara kadar süren dönemde emeklilik bir devlet politikasına dönüşerek genelleşti, kurumsallaştı. Yükselişe geçen ve istihdama ihtiyaç duyan kapitalist ekonomi, emekliliği gelmiş vasıflı işçileri çalışmaya devam etmeleri için teşvik ediyordu. Yaşlılığı bir sosyal problem, bir yardım sorunu olarak ele alan devlet politikası geçim, barınacak yer gibi temel ihtiyaçları karşılamaya yönelikti. Eskinin yaşlı yurtları geriatri merkezlerine dönüştürülmüştü ama koşullarda fazla bir iyileşme yoktu: Oturulacak sandalyeler sertti, haftada bir gün izinle dışarı çıkılabiliyordu, “normallik dışı”, “tedavi edilemez” gibi sıfatlarla etiketlenen yaşlılar bu merkezlerde ölümü bekliyorlardı. Dönemin ideolojisi üretim ve çalışma üzerine temellendiği için emeklilik çalışma dışı bir alan olarak sosyal ölüm anlamına geliyordu. Emekli edilmek yaşamdan kovulmaktı. Emeklilik maaşa bağlanmış edilginlikti, çalışan nüfusun çalışmayan nüfusa bakmasıydı. Emeklilikle çalışamaz hale gelmenin birbirinden ayrıldığı, formel bir emeklilik yaşının herkes için bir hak olduğu bu dönemde yaşlılar mümkün olduğunca geç emekli olmaya bakıyorlardı, çünkü emeklilik dönemlerinde onları bekleyen şey işlevsizlik duygusu, can sıkıntısı, boşluk hissi ve onların gündelik hayatıyla ilgilenmeyen bir devlet ve toplumdu.

1960’lardan 1970’lere kadar bir geçiş dönemi yaşandı. Minois’nın da belirttiği gibi eskinin pasiflikle, cimrilikle, yetersizlikle özdeşleştirilmiş yaşlılık kavramı bu dönemde yerini üçüncü çağ (third age) kavramına bıraktı. Üretim ve çalışma hâlâ birincil önemdeydi ama tüketim ve serbest zamana yapılan vurgu hızla artmakta, aktif ve katılımcı bir emeklilik yaklaşımı güçlenmekteydi. Bu dönemde devletin politikası yaşlıları işi bitmiş, sadece geçimlerine yardım edilebilecek bir toplumsal grup olarak görmekten uzaklaşıp onları topluma, piyasaya, tüketim ve serbest zaman kapitalizmine entegre etmeye doğru yönelmeye başladı. Yaşlılık artık bedenin güçten düşmesine değil muhafazasına, dinamizmine göndermede bulunan terimlerle birlikte anılmaya başlandı. Yaşlılık üzücü, ürkütücü bir bağlamdan yavaş yavaş uzaklaştırılıp yaşlıların da herkes gibi tüketici yurttaşlar olduğu görüşü yaygınlık kazanmaya başladı. Aynı dönemde gerontolojinin biyolojik temelli yaklaşımı sarsıntı geçiriyor yeni bir branş olarak sosyal gerontoloji klasik gerontolojiden ayrılıyordu. Bu dönem modern yaşlılık yaklaşımının yerini yavaş yavaş postmodern yaşlılık yaklaşımına bırakmakta olduğu bir dönemdi.

1970 başlarında Fordist üretim modelinin krize girmesi ve kitlesel kol emeğine ihtiyacın azalması sonucu sanayide işçi çıkarma yoğunlaştı. İşten çıkarılanlar öncelikle yaşlı işçilerdi. Öte yandan yeni sistem erken emekliliği teşvik ediyordu. Fordizmin bir ömür boyunca edinilen becerileri artık yerini post-Fordist esnek uzmanlaşmaya bırakmış, sanayiye ilişkin birçok beceri bir anda işlevsiz hale gelmişti. Sanayisizleşme sürecinden en çok etkilenenler yaşlılar olacaktı. Modernliğin sosyal refah devleti bir “yaşlılık devletiydi,” bu dönemde yaşlılık kurumlaştırılmıştı. Postmodern dönemde ise yaşlılık kurumsuzlaştırıldı, piyasalaştırıldı. Yeni toplumda devlet, kendisine ekonomik olarak bağımlı bir emekliler ordusu istemiyordu. Yaşlılar artık, ekonomik olarak kendi kendilerine yeterli olmalıydı. 1980’lerin neoliberalizmi özel emekliliği teşvik ederek yaşlıları piyasaya havale edecek, devletin yaşlılara yaptığı yardımlar azalacaktı. Muhafazakâr yeni sağ, yaşlılara ailelerinin bakmasını, böylece devletin yükünün azaltılmasını öneriyordu ama aile çoktan parçalanmış, bazı kentlerde nüfusun yarısı yalnız yaşar hale gelmişti. Postmodern kapitalizm “bağımlı yaşlı” imajını silerek yaşlıları sigortacılık sektörünün kendi ayakları üzerinde duran müşterilerine dönüştürmek istiyordu.

Yeni toplumda yaşlılık artık üretken olunmayan bir yaş dönemi olarak tanımlanmıyordu. Üretim toplumunun yerini tüketim toplumuna bırakmasıyla birlikte aktiflik artık tüketim, serbest zaman ve yaşam tarzı bağlamında tanımlanır olmuştu. Post-modernliği hazırlayan dönem eskinin katı, ürkütücü yaşlılık kavramı yerine üçüncü çağ kavramını geçirmişti. Postmodernlik bir adım daha ileri giderek dördüncü çağ kavramını gündeme getirdi. Yeni toplumda ömrün uzaması sonucu emekli olunan yaşla ölüm arasındaki süre onyıllarla ifade edilir hale gelmişti. Dördüncü çağ kişinin elden ayaktan düşerek çöküş içine girdiği, bakıma muhtaç hale geldiği dönemdi. Bu aşamaya kadar olan dönem ise üçüncü çağ olarak adlandırılıyordu ve gelişen tıbbi imkânlarla birlikte bu dönemin sağlıklı ve keyifli bir biçimde geçebileceği söyleniyordu. Üçüncü çağ döneminin Batı’da uzunca bir dönem oluşturduğu düşünüldüğünde bu alanın ticarileştirilmesinin piyasa için ne kadar büyük bir imkân olduğu ortadaydı. Üçüncü çağ, çalışmanın “yasaklandığı,” tüketmenin bir zorunluluğa, bir vatandaşlık görevine dönüştürüldüğü bir dönem olup çıkacaktı. Artık üretimde değil tüketimde aktif olmaları istenen genç yaşlılar “yaşlı yaşlılardan”, “derin yaş” grubundan, dördüncü çağdan farklı olarak “pozitif yaşlanmayı” temsil edeceklerdi.

Modern toplum yaşlılardan yaşlarına uygun davranmalarını, giyinmelerini bekliyordu. Postmodern toplum ise yaş dönemlerine ilişkin kronolojik referansları altüst ederek yaşa uygun davranma zorunluluğunu sona erdirdi. Artık yaşlıların gençlerin giyindiği gibi giyinmesi, diyet yapması, aktif bir cinsel hayata ve fantezilere sahip olması gündelik hayatın doğal bir parçasını oluşturuyordu. Combaz’ın da belirttiği gibi, yaşlılardan beklenen arzularını tatmine yönelik bir kararlılığa sahip olmaları, canlı, dinamik, sürekli yeni tercihler yapan tüketiciler haline gelmeleriydi. Estetik cerrahi, kırışıklık giderici kremler, losyonlar, saç dikimi, seyahat, spor, seks, hepsi yaşlıların emrine amadeydi. Yaşlılığı tedavi edilemez bir anomali olarak görüp onu bir kenara bırakan, onun iç dünyasını –Freud’un yaptığı gibi– suskunlukla geçiştiren modernliğin tersine postmodern toplumda yaşlılık yeni psikanalizin gözde konuları arasına girdi. Modernlik yaş dönemlerini kesin sınırlarla birbirinden ayırmıştı, postmodernlik ise bunları birbirine karıştırdı, yetişkinlikle yaşlılık, çocuklukla gençlik, gençlikle yetişkinlik arasındaki sınırlar muğlaklaştı. Postmodernlik nasıl modernliğin iki kutuplu giyim anlayışını sarsıp üniseks giyimi yarattıysa benzer şekilde üniyaş (uni-age) kavramını, “yaşsızlığı” da yarattı. Kuşaklar arası melezleşmeye uğrayan sadece giysiler değildi; yaşam tarzları, davranışlar, espriler, eğlencelerdi de. Yetişkinler oyuncul, çocuksu olurken çocuklar da yetişkinler gibi davranmaya başlamıştı.

Postmodernlik sadece modernliğin iş üniformasını bir kenara fırlatıp atmadı onun emeklilik üniformasını da göz önünden uzaklaştırdı. İyi görünmek, kendini iyi hissetmek, yeniden yaratmak, fitness, tüketime yönelik serbest zaman etkinlikleri, yaşlılardan beklenenler bunlardı. Hem sonra Joan Collins, Jane Fonda vb aktif yaşamları sayesinde genç görünmüyorlar mıydı? “Düşünümsel (reflexive) gerontologlar” tüketim kültürünün yaşlıların kişisel hayatını olumlu etkilediğinden, onların kültürel kaynaklara erişmesine yardımcı olduğundan, internetin sanal dünyasında yaşı yok olan bedenin yaşlılara moral verdiğinden dem vuruyorlardı. Ancak tüm bu yaklaşımlarda postmodernliğin modernlikten devraldığı gençlik saplantısının izi görülmekteydi. Modernlik yaşlılardan yaşlı gibi davranmalarını bekliyor, gençler gibi davranırlarsa onları ayıplıyor, her iki durumda da onları dışlıyordu. Postmodernlikte ise yaşlılar ancak gençler gibi davranabildiğinde değer kazanıyor, yaşlı gibi davrananlar dışlanıyordu. Postmodernliğin pozitif yaşlılık kavramı yaşlıların genç olmaya zorlanmasını beraberinde getiriyordu. Modernlik yaşlıları “eksik üretici” oldukları için dışlamıştı. Postmodernlik ise onları ancak “eksik tüketici” olmamaları koşuluyla kabul ediyordu. Modernlik yaşlıların üretimsel ekonomi rejimine, postmodernlik ise kültürel/tüketimsel ekonomi rejimine tabi olduğu dönemlerdi. Modernlik doğal zorunluluğu, engellenemeyen, ürkütücü yaşlanmayı disipliner, katı çalışmayla mümkün olduğunca ertelemek, yeraltına itmek istiyordu. Ama yaşlanma ve ölüm ekonomiyle yenilmez, katı olan çabuk kırılır ve yaşlanmanın şiddeti ancak kültürel kodlarla hafifletilebilir! Postmodernlik esnek, yumuşak, kültürel, zihinsel teknolojileriyle, insanın içini dışını aynı hafifliğe, yüzeye taşıyan tüketimsel baştan çıkarmayla “yaşlanmanın terörünü” bir ölçüde hafifletti, daha doğrusu dördüncü çağ dönemine kadar erteledi. Bu dönem pozitif yaşlılığın, kültürün, tüketimin “sökmediği,” bedenin, etin hem çaresizliğinin hem de kapitalizme meydan okuyuşunun ifade bulduğu bir dönemdi. Gözden ırak, ölümün beklendiği klinikler modernlikle postmodernliğin az sayıdaki ortak yönlerinden biriydi.

Postmodernliğin pozitif yaşlanma yaklaşımı temelde düzenli bir gelire sahip orta sınıf tüketicileri veri almaktaydı. Beden bakımı için para lazımdı. Bradley’in de belirttiği gibi kadın ve “renkli” yaşlılarda yoksulluk yaygındı. Kol işçilerine gelince onlar “negatif emekliydi.” Gençlikte yoksulluk çekenler yaşlılıkta da yoksulluk çekiyor, yaşlılık sosyal eşitsizlikleri körüklüyordu. Akışkan, çoklu, seçime dayalı kimlikler yoksul yaşlılar için söz konusu değildi. Yaşlılık sınıf, cinsiyet ve ırk ayrımcılığının daha ağır bir biçimde hissedildiği bir alandı. Yaşçılık (ageism), ırkçılık ve cinsiyetçilik türünden bir ideolojiydi. Kadınlar yaşlı olduklarında daha çok baskı ve aşağılamayla karşılaşıyorlardı. Postmodern toplumda da yaşlı erkek yaşlı kadından daha değerli kabul ediliyordu. Bu nedenlerle feminizm net bir biçimde yaşçılığa karşıydı. Öte yandan etnik azınlık üyeleri eğer yaşlıysalar daha fazla kötü muameleyle karşılaşıyorlardı. Vincent yaşçılığın ırkçılık ve cinsiyetçilikle aynı kategoride olmasına karşın yaş ayrımcılığı gözeten uygulamaların yasadışı kabul edilmediğini belirtmekteydi. Yaşçılık ideolojisini benimseyen sosyal devlet karşıtı yeni sağ, yaşlıları refah devletini sömüren bir kesim olarak görmekteydi. Öte yandan tıbbi ürünlerin ve hizmetlerin en önemli tüketicisi olan yaşlılar sağlık ekonomisi tarafından kuşatılmışlardı. Gerontoloji ve tıp mühendisliği yaşlılara yönelik toplumsal kontrol araçları haline gelmişti. Tıp endüstrisi-hükümet işbirliği sonucu yaşlıların ihtiyaçları metalaştırılmakta, yaşlılık tıbbileştirilmekteydi. Yaşlılara yönelik sağlık piyasası, klasik ürünlerin yanı sıra bitkiyle tedavi, termal terapi, müzikoterapi, “seyahatle terapi” vb tedavi biçimlerini devreye sokmuştu.


David Le Breton’un da belirttiği gibi Batı’da yaşlılık modernliğin merkezi değerlerine (gençlik, çalışma, yaşamsallık) karşı gelen, bu normlardan sapan ve bu yüzden bastırılması gereken bir olgu olarak algılandı. Modernlik insan varoluşunun eğretiliğine ve kırılganlığına katlanamıyordu. Yaşlanma ve ölüm anomalinin alanlarıydı. Postmodernlik yaşlanmanın yol açtığı paniği biraz yumuşattıysa da yaşa dayalı ayrımcılığı ortadan kaldırmadı. Yaşçılığa karşı çıkanlar da vardı; önce Gri Panterler ve sonraları kapitalist küreselleşme karşıtı gösterilerde dikkatleri çeken nine grupları. Sınıf, ırk ve cinsiyet ayrımcılığı bugüne kadar muhalefetin yoğun olarak ilgilendiği konular oldu. Yaşçılık muhalefetin gündeminde hak ettiği yeri bulabilecek mi?

Yaşar Çabuklu 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder