30 Kasım 2016 Çarşamba

Çağrı: Komünizmi Yaşarken Anarşiyi Yaymak

Önerme VI 
Bir taraftan komünizmi yaşamak isterken; diğer taraftan da anarşiyi yaymak istiyoruz.
Şerh
Ayrışmanın en aşırı olduğu zamanlarda yaşıyoruz. Metropolün aşırı bunaltıcı normalliği, yalnız kalabalıkları; imkânsız atomlardan meydana gelen bir toplum ütopyasını ifade ediyor.
En radikal ayrışma, komünizm kelimesinin anlamını açığa çıkarır. 

Komünizm politik veya ekonomik bir sistem değildir. Komünizm Marx olmadan da idare edebilir. Komünizm SSCB'yi zerre umursamaz. Aslında her şeyin bizi o yöne ittiğini biliyoruz ve bunu göremezsek; son elli yıldır on yılda bir, ‘’komünizmin ne olduğuna bakın!’’ diye sızlanarak Stalin’in suçlarını yeniden keşfediyormuş gibi yapanları açıklayamayız.

Şu ana kadar komünizme karşı söylenegelmiş olan tek argüman ona ihtiyacımız olmadığıydı. Elbette, son dönemlere kadar orada burada, sınırlı da olsa hala bir şeyler vardı; paylaşılmış ve ayakta kalmış diller, düşünceler ve mekânlar, en azından solmamalarına yetecek kadarı. Dünyalar vardı ve iskân edilmişlerdi. Komünizm sorusu üzerine düşünmeyi ve bu soruyu gündeme getirmeyi reddedişin, pratik argümanları vardı. Bunlar silinip süpürüldü. Seksenler, buna göğüs gerdiği kadar, bu nihai temizlemenin travmatik kaynak noktası olarak da kaldı. O zamanlardan beri tüm sosyal ilişkiler acı çekme haline dönüşmüştür, ta ki herhangi bir anestezinin, yalnızlığın tercih edilebilir kılındığı noktaya kadar. Bir anlamda Varoloşsal Liberalizm, bizzat kendi aşırılığının zaferiyle, bizi komünizmin eşiğine sürükledi.

Komünist sorgu, dünyayla, başka varlıklarla, kendimizle olan ilişkimizi anlamakla alakalıdır. Değişik dünyalar arasındaki etkileşimin, iletişimin üzerinde durmakla ilgilenir. Küresel mesafenin birleştirilmesiyle değil; algılanabilir olan ile dünyaların çoğulluğuyla denebilir. Bu açıdan bakıldığında komünizm tüm zıtlaşmaların sonu değildir, her şey söylenip yapıldıktan sonra, toplumun varacağı bir son noktayı tasvir etmez; zira dünyaların etkileşimi zıtlaşmanın da aracılığıyladır. Eski bir arkadaş ‘’ İnsanlar arasındaki anlaşmazlığın yalnızca insanın kendisiyle alakalı olmadığı burjuva toplumunda, kaybedilenler tam olarak doğru anlaşmazlıklardır, nitelikli olan anlaşmazlıklar. Komünist, kolektif bir ruh yaratmak istemez. Yanlış anlaşmazlıkların imha edildiği bir toplum yaratmak ister ve bu yanlış anlaşmazlıkların imha edilmesiyle, tüm olasılıklar doğru anlaşmazlıklara yatkın hale gelir.’’ demişti.

Onların da iddia ettikleri üzere, şu açıktır ki bana neyin uyduğu, neye ihtiyacım olduğu, dünyamı neyin oluşturduğu soruları; yasal olarak zorlanan özel mülkiyet kurmacasına, neyin bana ait olduğuna, neyin benim olduğuna indirgenmiştir. Bir şey, onu kullanışımın gerçekliğine ne kadar dâhilse o kadar bana aittir – herhangi bir kanuni maddenin değerine göre değil.

Sonuçta, özel mülkiyetin, onu koruyan güçlerden başka gerçekliği yoktur. Yani komünizmin sorusu, bir yandan polisten kurtulmak, öte yandan da birlikte yaşayanlar arasındaki paylaşım ve kullanım yollarını ayrıntılandırılabilmektedir. O, her gün ‘’bir rahat ver!’’ ve ‘’her neyse!’’ ile engellenen sorudur. Elbette komünizm belirlenmiş değildir. İrdelenmeli, gerçekleştirilmelidir. Ona karşı olan hemen her şey, bir bitkinlik ifadesine dönüşür: ‘’Asla başaramayacaksın… İşe yaramaz… İnsanlar ne iseler odurlar… Kendi hayatını yaşamak zaten yeterince zor… Enerjinin bir sonu vardır, her şeyi yapamayız.’’ Fakat bitkinlik bir argüman değil, bir durumdur.

Yani komünizm paylaşma denetimiyle başlar. İlk olarak ihtiyaçlarımızın paylaşımıyla… Kapitalist yöntemin, bizi alıştırmadığı ihtiyaçlar. İhtiyaçlar hiçbir zaman aynı anda dünyalara ihtiyaç duymadan bir şeylere ihtiyaç duymakla alakalı değildir. İhtiyaçlarımızın her biri bizi, tüm bu kepazeliğin ötesinde, o ihtiyacı deneyimleyen herkese bağlar. İhtiyaç sadece algılayan bir varlığın kendi dünyasındaki şu ya da bu unsura anlam vermesini sağlayan ilişkinin adıdır. Bu yüzden hiçbir dünyası olmayanların –örneğin büyük kent öznelliklerinin- yalnızca nazları vardır. Bu yüzden kapitalizm, şeylere duyulan ihtiyacı hiçbir şeye benzemediği kadar tatmin etmesine rağmen, sadece evrensel memnuniyetsizlik yayar: tatmin edebilmesi için, dünyaları yok etmesi gerekmektedir.

Komünizm derken, belli bir önem verme disiplinini kast ediyoruz.

Komünizm pratiğine, yaşadığımız haliyle, Parti diyoruz. Beraber bir engeli aştığımızda veya daha yüksek bir paylaşım seviyesine ulaşınca, ‘’Partiyi kurmakta olduğumuzu’’ söylüyoruz. Muhakkak ki, şu an haberimiz olmayan başkaları da bir başka yerde Partiyi kurmaktalar. Bu çağrı onlara atfedilmiştir. Şu anda hiçbir komünizm deneyimi; örgütlenmeden, kendini başkalarına bağlamadan, krizlerde taraf seçmeden savaş açmadan hayatta kalamaz. ‘’Çünkü yaşamı dağıtan vahalar onlara sığınacağımız zaman yok olurlar.

Anladığımız kadarıyla, komünizmi kurma süreci yalnızca komünleşme hareketlerinin yığını biçimini alabilir: şu-ve-bu mekânları, şu-ve-bu makineleri, şu-ve-bu bilgileri kamusallaştırma hareketleri. Yani, onlara ilişkin paylaşım biçimlerinin detaylandırmaması. Başkaldırı tek başına yalnızca bir hızlandırıcıdır, bu süreçte belirleyici bir andır. Amaçladığımız gibi Parti – her şeyin berraklık kuvvetiyle hayalı hale geldiği – bir örgüt değildir ve – her şeyin saydamsızlık kuvvetiyle, bir dalavere gibi koktuğu – bir aile de değildir.

Parti bir mekânlar, altyapılar, toplumsal yöntemler ve o mekânların arasında gezinen rüyalar, bedenler, mırıltılar, düşünceler, arzular topluluğudur; o yöntemlerin kullanılışı, alt yapıların paylaşımıdır.

Parti fikri, en az seviyede bir resmiyetin gerekliliğine karşılık verilir, bu resmiyet bizi hem ulaşılabilir hem de görünmez kılar. Parti, paylaşımımızın temelini kurmak için kendimizi açıkladığımız komünist biçime aittir. Böylece son katılım, en azından en kıdemli olana eşit sayılacaktır.

Daha yakından bakıldığında, Parti yalnızca şu olabilir: sezginin, bir kuvvet olarak oluşumu. Dünyaların, takımadalarının savaş düzeni alması.

İmparatorlukta; çiftlikleri, okulları, askerleri, ilaçları, toplu konutları, düzenleme masaları, yayınevleri, sipariş teslim araçları ve metropolünde köprü ayakları olmayan bir politik kuvvet ne olurdu? Bazılarımızın hala Kapital için çalışması gerektiği, giderek daha da absürt gözüküyor – her zamanki düşman bölgesine sızma işleri de tabii.

Partinin rahatsız edici gücü aynı zamanda da bir üretim gücü olduğu gerçeğinden kaynaklanıyor, fakat özünde, o ilişkiler sadece tesadüfî üretim ilişkileri.

Son analizde, kapitalizm tüm ilişkilerin üretim ilişkisine indirgenmesinden ibarettir. İşten aileye kadar, tüketim yalnızca genel üretimin, toplumun üretilişinin bir başka bölümü olarak görünmektedir.

Kapitalizmin devrilişi, başka türlerde ilişkiler için koşul yaratabilenler ile sağlanacaktır.

Dolayısıyla bahsettiğimiz komünizm, tarihsel olarak ‘’komünizm’’ diye adlandırılmış olan ve aslında çoğunlukla sosyalizmden başkası olmayan, tekelci devlet kapitalizminin tam tersidir.

Komünizm yeni üretim ilişkilerinin genişlemesiyle değil, onların yıkılmasıyla kurulur.

Sosyal çevremizde ve kendi aramızda üretim ilişkilerine sahip olmamak demek, sonuç arayışının sürecin kendisine dikkat vermekten daha önemli olmasına asla izin vermemektir; bütün değer yargılarını iflas ettirmek ve duygulanım ile işbirliği arasındaki ilişkiyi koparmadığımızı izlemektir.

Dünyalara, onların algılanabilir düzen biçimlerine dikkat kesilmek tam olarak üretim ilişkileri gibi bir kavramın soyutlanmasını imkânsız kılan şeydir. Açtığımız mekânlarda, paylaştığımız koşulların etrafında, aradığız bu iyiliktir, bu deneyimdir. Bu deneyimin içeriğinde, çoğunlukla her şeyin bedava olduğunu duyarız. Bedava yerine, komünizmden bahsetmeyi tercih ederiz – çünkü bu özgürlük pratiğinin örgütlenme ve politik karşıtlık konusunda kast ettiklerini unutamayız.

Yani, Partinin kuruluşu, en belirgin yanıyla, kullanımımızda olanın paylaşımını veya kamulaştırılmasını içerir. Bir mekânı kamulaştırmanın anlamı şudur: kullanımı ücretsiz hale getirmek ve bu özgürleştirme temelinde damıtılmış, yoğunlaştırılmış ve karmaşıklaştırılmış ilişkilerle denemeler yapmak. Eğer özel mülkiyet özünde, herhangi bir insanı sahip olduğu bir şeyin kullanımından mahrum etme gücü ise, kamulaştırmak da yalnızca İmparatorluğun elçilerini aynı mülkten yoksun bırakmak demek olabilir.

Her yönden rahatsız edici ve yapıcı, negatiflik ve pozitiflik, yaşam ve hayatta kalış, savaş ve gündelik arasında seçim yapma zorbalığına karşı çıkarız. Ona cevap vermeyeceğiz. Bu bölüştürme alternatifinin, nasıl var olan örgütleri parçalayıp yok yeniden parçaladığının oldukça farkındayız. Yayılmış bir güç için ona zarar veren bir aracın yok edilişi yapıcı bir durum mudur, rahatsız edici mi, bunu söylemesi imkânsızdır – eğer beslenmeyle ilgili veya medikal öz-yönetime ulaşmak bir savaş hareketi veya eksiltme olarak sayılıyorsa.

Bir yürüyüşteki gibi, yoldaşlarımızı iyileştirme becerisinin hasara yol açma becerimizi gözle görülür biçimde artırdığı koşullar olabilir. Silahlanmamızın, bir örgütün fiziksel oluşumunun bir parçası olamayacağını kim söyleyebilir? Ortak bir stratejide anlaştığımız zaman, rahatsız edici ve yapıcı olan arasında bir seçim yoktur; her seçimde gücümüzü neyin artıracağı ve neyin ona zarar vereceği, neyin fırsat olup neyin olmadığı mevcuttur. Belirginlik yetersiz ise tartışma olur, en kötü durumda kumar olur.

Genel olarak, kapitalizmin topyekun olarak ortadan kalkacağı ana kadar, bu çöküşten sağ kurtulabilmeye muktedir olan bir güçten ve bir gerçeklikten başka kapitalizme tam anlamıyla saldırabilecek tek şey görmüyoruz.

O an geldiği zaman, iş genelleşmiş sosyal çöküşü kendi avantajımıza çevirmekte bitecektir. Bir çöküşü (Arjantin ya da Sovyetler gibi) bir devrim durumuna dönüştürmekle alakalı olacaktır. Maddesel özyönetimi, emperyal makinenin sabotajından ayrı tutanlar, iki durumu da istemediklerini gösteriyorlar.

Yakın zamandaki en büyük paylaşma deneyiminin, 1868 ve 1936 yılları arasındaki İspanyol anarşist hareketi olmuş olması, komünizme bir itiraz değildir.

[…]
‘’Fakat bizler, bu tür bir süreklilik aramıyoruz: buluşabileceğimiz binalar, broşürler basacağımız fotokopiler. Bizim aradığımız süreklilik, aylarca mücadele ettikten sonra bizi işe geri göndermeye mecbur bırakmayan, eskisi gibi çalışmamızı gerektirmeyen ve zarar vermeye devam etmemizi sağlayan bir sürekliliktir. Ve bu ancak mücadeleler arasında inşa edilebilir. Bu ortaya acilen maddi paylaşım koyarak, devrimci savaş makinesini yaratarak, partiyi inşa ederek mümkün olur.

Daha önce söylediğimiz gibi, kendimizi ihtiyaçlarımız temelinde örgütlemeliyiz – yeme, uyuma, düşünme, sevme, biçimler yaratma, güçlerimizi koordine etmenin kolektif sorunlarına cevap bulabilmeyi becerebilmek için – ve bunun İmparatorluğa karşı savaşta bir fırsat olduğunu idrak etmeliyiz.’’

Görünmez KomiteÇağrı, Sosyal Savaş Yayınları, s.53-74

3 Mayıs 2015 Pazar

Bir Başlangıç İçin Sonuçlar: İşin Reddinden Yola Çıkmak

Durum: Tamamen özelleştirilen, etkisiz hale getirilen, sömürgeleştirilen kamusal alan, ancak mücadeleler, yeni ifade olanaklarının, yeni sözlerin, demokratik pratiklerin koşullarını bizzat yaratabilecek iletişim-olmayanın, cevap-olmayanın, söz-olmayanın, “genel seferberliğin” reddinin adacıklarını açtığı zaman, süreksiz bir tarzda hayat bulur.

Grev, yalnızca sermayenin değerlenmesini engellediği için değil, aynı zamanda, işçileri, farklı ve rakip işlevlere ve yerlere tahsis edildikleri bir işbölümünden çıkararak “eşit” kıldığı için de etkiliydi.

Bu çifte koşulu yeniden bulmak, değerlenmeyi durdurmak, iletişim/tüketim/üretim akışlarından çıkmak gerekiyor ve bu durdurma ya da bu çıkışta politik örgütlenmenin koşulu olan eşitliği yakalamak. Bir öznelliğin su yüzüne çıkması için hızlanmaya değil, yavaşlamaya ihtiyacımız var. “Zamana, fakat bir kopuş zamanına, sömürü ve tahakküm dispositiflerinin askıya alınma zamanını, bir “tembellik zamanını ortaya çıkaracak olan “genel seferberliği” engelleme zamanına ihtiyacımız var.

Tembellik: Paul Lafarguea ve onun “iş dogmasını” çürütmesine bir miktar mizah ve saygıyla yaklaşarak, hem toplumsal işbölümünün rollerini, işlevlerini ve anlamlarını reddeden ve bunlardan kaçan hem de bu askıya alma yoluyla, yeni mümkünler yaratan politik eyleme “tembel” diyorum. İşçi hareketinin sürgüne yolladığı tembelliği neden araftan kurtaralım? Çünkü belki böylece bizi üretim, üretkenlik ve üreticiler (“Gerçek üreticiler bizleriz!”) mutlu döngüsünden çıkaracak etik-politik bir ilkeden yola çıkarak, “işin reddi”ni düşünmeye ve uygulamaya başlayabiliriz. İş, üretim ve üreticiler, komünist geleneğin hem gücü hem zayıflığı olmuştur. Emeğin özgürleşmesi mi yoksa emek sayesinde özgürleşme mi? Umarsız belirsizlik. İşten değil, ne olursa olsun, daima işin reddinden yola çıkmak gerekir.

Sosyalizm: Yalnızca sanatçılar Tembellik hakkına sahiptir. La Paresse comme vérité effective de l’homme adlı küçük kitabında, Kasimir Malevitch, “bütün insanlık yalnızca zorlu bir yolu izlesin ve artık geride işe yaramaz tek bir kişi kalmasın diye”[1] gerçekleşen sosyalizmi itham eder. Bugün ultra liberal Avrupa Komisyonunun programı da budur. Malevitch hâlâ, emekten yola çıkılırsa daima emeğe (daha da kötüsü işe) varılacakken, ancak çalışma (Malevitch, Sovyet devriminin ilk yıllarında yazmıştır) yoluyla tembelliğe varılacağını düşünür.

İşin reddi I: Tembel eylem, bir “eylemsizlik” ya da bir “minimum eylem” değildir. Her şeyden önce, kapitalist toplumda varoluş koşullarına göre pozisyon almaktır. Kapitalizmde egemen iktidar ilişkisini, yani işi (ücretli) hedef alan öznel bir reddi ifade eder. “Sadece yaşamak için daha fazla çalışmak zorunda olmamız utanç verici, (...) var olmak için çalışmak zorunda olmak rezilliktir” diyordu Marcel Duchamp, bütün yaşamı boyunca Lafargue’ın eserine sadık kalan bu sanatçı. Bilişsel kapitalizme, yeni teknolojilere, “insan sermayesi”ne, Facebook, Google vs/ye rağmen, bugün bu hâlâ geçerlidir.

İşin reddi yalnızca işçileri ilgilendirmez; zira bilhassa ve öncelikle, toplumsal işbölümüne ve işbölümüne göre önceden belirlenmiş bir işleve, bir role, bir kimliğe tahsis edilmeyi istememek anlamına gelir. Bu bakış açısından işçi, sanatçı, kadın ya da “bilişsel işçi” tam olarak aynı şeydir, yani tahsis edilmiş olmaktır. Doğrudan bir patron tarafından ya da değil, hepsi sömürü ve tahakküm ilişkileri içinde tutulur. Piyasa için üretim, farklı biçimlerde, hepsini, bilgilerinin, yeteneklerinin ve yaşamlarının ekonomik ve öznel bakımdan yoksullaştırılmasına, ele geçirilmesine, normalleştirilmesine ve standartlaştırılmasına boyun eğdirir.

İşin reddi II: Neoliberalizm, işçilerin büyük endüstrinin montaj hattında çalışmayı reddetmesine bir yanıt olarak kurulmuştu. Ona, bireysel girişim aracılığıyla işte kendini gerçekleştirme, kişiselleştirilmiş tüketim aracılığıyla elde edilecek özgürlük, yaygınlaştırılmış bağlantılılık tarafından sağlanacak bir toplumsallaşma vaat ediyordu. Bu vaatler, ifade edilmeyen fakat zamanla keşfedilecek şeyler içeriyordu: Bir taraftan yeni tabi kılma ve köleleştirme biçimleri, diğer taraftan güvencesizlik, yoksulluk, bireyselleşme ve eşitsizlik. Tüm bu vaatler, borçlandırılmış insana, resesyona, fedakârlıklara, kemer sıkmaya, daimi kriz halinin otoriterliğine yol açarak gerçek doğalarını ortaya çıkardılar.

2007'den beri kapitalizmi sarsan ayaklanmalarda ifade bulduğunu gördüğümüz ret, yeni bir radikalizm içerir, çünkü hem “insan sermayesi''nin kurallarına göre çalışmanın reddi, hem tüketici, İletişimci, kullanıcı, işsiz olarak çalışmanın reddi, hem de normalleştirilmiş cinsel kimliğin reddi, yani değerlenme teknikleri ile tabi kılma/köleleştirme tekniklerini oluşturan yönetimsellik tekniklerinin reddi söz konusudur.

İşin reddi III: “İş” kadar “redde”, belki daha çok bu İkincisine mim koymak gerekir, zira iş değişmişse, reddi ifade eden öznel kopuş, politik eylemi tanımlamanın temeli haline gelir. Ret, öznelliği dikkate alan bir önce ve bir sonra oluşturarak, zamanın (ya da tarihin) akışını kırar. Bu önce ve bu sonra (Mayıs 68) arasında öznellikler gerçekleşir ve çözülür.

Zorunlu çalışma: İnsanlık var olduğundan beri çalışmaya en çok zaman ayıran kuşaklar, sermaye altında doğmak mutsuzluğunu yaşayan kuşaklardır. Her türlü üretkenlik artışı, bilimin ve tekniğin her türlü keşfi ya da icadı, zamanı özgürleştirmek yerine, sermayeye daha güçlü bir şekilde bağlamışlardır; çünkü kâra dönüştürülmesi gereken şey, zamansallıkların çokluğudur. Çağdaş işin reddi, sermayeyi, sadece işçinin işi reddetmesinden daha derin bir şekilde sarsar, zira sömürü bütün bir toplumu ve bütün boyutlarıyla öznelliği ilgilendirir. Söz konusu olan, modernitenin “antropolojisidir'' (özne, birey, özgürlük, evrensellik, erile ayarlı her şey).

Hız ve hareketsizlik arasında: İşin reddinin bu yeni kiplikleri, kapitalist birikimin kötü sonsuzu ile geleneksel toplumların değişmez istikrarı arasında, para akışlarının hızlandırılmış devri ile işin, tüketimin, iletişimin can sıkıcı tekrarı arasında, “mümkün''ün zamansallığını, mevcudiyetten çoklu uzamlara doğru gevşetilmiş ve genişletilmiş süreyi, en büyük hızlılık ve en büyük yavaşlıkla canlandırılan başka bir uzam-zamanı keşfeden spesifik eylem biçimleridir. Bu “aradaki” süreyi, makinelerin ve teknolojinin yardımıyla örgütlenme zamanına dönüştürmek gerekir. Dolayısıyla hiçbir teknofobiye yer yoktur, çünkü bir kere değerlenmenin etkisinden kurtarıldığında, en büyük hızlılık gibi en büyük yavaşlık da makinelerin hızı olabilecektir.[2]

Grev gibi, bu ret de, sermaye tarafından kararlaştırılmış olan genel seferberliği askıya alır ve böylece kronolojik zamanı menteşesinden çıkarır ve başka hareketler, hızlar ve ritimler doğurur. Gilles Deleuze için, bu zamansallığa erişim, “kâhin”in, Marcel Duchamp içinse tembelin ayrıcalığıdır. Bu kavramsal ve varoluşsal kişilikler nasıl politik kişiliklere dönüşebilir?

Zaman: Zamanı yaşamanın başka bir biçimine ihtiyacımız var. Kapitalist için zaman paraysa, tembel ya da kâhin için “sermayesi zamandır.” Sermaye, işin reddinin “özgürleştirdiği” bütün zamanları yeniden ele geçirmektedir. Zaman üzerinde ortaya çıkmakta olan yeni mücadele, birikmiş toplumsal zenginliğin temellüküyle el ele gitmelidir. Parayı yeniden boş zamana çevirmek için, zenginliği mümkünlere dönüştürmek için, yalnızca mücadeleler değil, yeni özneleşme süreçleri de gerekir.

Eril/Dişil: “ Tembel” eylem, bir kimlik çözme işlemidir. Etkinlik etrafında örgütlenmiş bir dünyaya dâhil olması, kimlikleri, özellikle cinsel kimliği sarsar.

İlkçağ'dan başlayarak, etkinlik (cinsel, politik, üretken) erkekle özdeşleştirilir. Kadın ise, tersine, cisimleşmiş eylemsizlik ve edilginliktir. Yunan demokrasisi politik eylemi sırf erkeklere mahsus bir alan olarak yüceltir. Kapitalizm tarafından gerçekleştirilen “köleliğin demokratikleştirilmesi” politik eylemi değil, üretimi merkeze alır. Bununla birlikte üreticiler daima erkeklerdir ve iş yine bir erkeklik gösterisidir. Eylem (eril) ile eylemsizlik' (dişil) arasındaki ayrım, psikanaliz gibi, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı arasında ortaya çıkan yeni sosyal bilimlerde bulunur. Freud’da eylem, babanın penisiyle temsil edilir; dolayısıyla buna sahip olmamanız can sıkıcıdır, çünkü bir şeylerden eksiksiniz demektir. Tembel eylem, kimlikleri askıya alır ve oluşlara açılır. Eylemin ve işin erkekliğini sarsar ve kadının ama aynı zamanda da doğanın tahakküm altına alınmasını sorgular.

Algı ve duyarlık: Para üretmeyi amaçlayan sermayenin eylemi, yalnızca ekonomik etkiler yaratmaz. Sermaye bizi bir algı ve bir duyarlıkla donatır, çünkü algılamak ve hissetmek eylemin işlevleridir. Eylemin gerçekleşmesi için gerekli olan şey, görülür ve hissedilir. Algıyı ve hissetme biçimini değiştirmek için eyleme biçimini, aslında son kertede, yaşama biçimini değiştirmek gerekir. Tembel eylem, kapitalist üretimin ereklendirilmiş eyleminin tam tersidir; sermaye için erek (para) her şey, süreç ise hiçbir şeydir. Süreç, eğer para üretmiyorsa, birebir anlamıyla, var da değildir. Tersine işin reddi tamamen sürece, oluşa, kolektif tekilleşme kipliklerine odaklanır.

Tembellik ve işsizlik: İşsiz, bir “tembel” değildir, çünkü işsizlik hâlâ ve daima sermayenin bir zamansallığıdır. İşsiz bir tembele dönüşebilir, fakat herkes gibi, kendi üzerinde bir çalışma; kendi, ötekiler ve dünyaya dair radikal bir perspektif değişimi pahasına.

Yaşam: Sermayenin yaşamı sömürmesi, yaşamın sermayeyle örtüştüğü anlamına gelmez. Ücretlilerde işi işçiden ayırabildiğimiz gibi, yaşamı da eserlerinden ayırmak daima mümkündür. İnsan sermayesinin ilk örneği olarak bakılabilecek sanatçıda bile, eserler yaşamdan ayrılabilir. “Bir modus vivendi (yaşam tarzı), bir tür yaşam anlayışı oluşturmak için resmi ve sanatı kullanmak istedim, yani muhtemelen, yaşamımı tablo formu altında sanat eserleri yapmakla geçirmek yerine, bizzat yaşamı bir sanat eseri haline getirmeyi denemek için [...] Önemli olan, yaşamak ve bir tavra sahip olmaktır. Her durumda izleyicilerin gözünden, yaptığım resim, yaptığım kelime oyunları ve yaptığım her şey bu tavrın buyruğu altındadır.” (Duchamp) Bu ayrım her zaman mümkündür, zira özneleşme süreci her zaman gerçekleşmektedir. Krizle birlikte, neoliberalizme herkese “otantik” bir yaşam kurma olanağı verme vaadiyle sağlanan katılım, parçalanmaktadır. Bireysel yaşamı değil de kolektif yaşamı bir sanat eseri gibi tasarlamak ne anlama gelir?

Demokratik süreç: Politik eylemi niteleyen şey, üretimden çekip çıkarılan bilişsel ya da gayri maddi ya da daha başka bir tanım değil, toplumsal işbölümünün kategorilerini, kimliklerini, rollerini ret ve tüm bunlardan kaçabilme ve mümkünler açabilme kapasitesidir. Ret ve bunun politik eylem potansiyeli doğrudan doğruya bağlı olduğumuz “iş”ten, tahsis edilmiş olduğumuz alandan ve işlevlerden çıkarılmaz.[3] Ret, işbölümünden sapan ve bunun içinde imkânsız olan şey üzerine çalışan bir eylemi ima eder. Tembel eylem, bilişsel ya da profesyonel hiçbir virtüözlük, hiçbir özel hüner gerektirmez. Herkes tarafından uygulanabilir. Peki, ama kolektif bir örgütlenme sürecinin motoruna nasıl dönüşebilir? Örgütlenme zamanı spesifiktir. İle de Franceda Süreksiz ve Güvencesiz Çalışanlar Koordinasyonundaki son politik deneyimim, bir duraklamaya, seferberliğe son vermeye dayanan demokratik bir sürecin; öznel güçlerin keşfi, üretimi, örgütlenmesi ve yeniden bileşiminin mümkün olabilmesi için, zaman, hem de çok zaman istediğini bana öğretti. Bu problemi çözecek olan, ne demokratik merkeziyetçiliğin ne de borsada işlem gören sosyal ağların hızı ve basitleştirilmeleridir. Bir mücadelenin ihtiyaç duyduğu heterojen hızları kullanabilme ve düzenleyebilmenin koşulu, seferberliği sonlandırmanın hareketsizliğinde içerimlenen şeyi geliştirmektir.

Savaş makinesi: Yine de sermayenin düalizmlerini bozguna uğratmak gerekir. Güç ilişkilerini kurma ve sürdürme kapasitesi olmaksızın, işin reddinde içerilmiş olan etkileri ve tekillikleri açımlamak imkânsızdır. (Metropoliten) işin reddi de başka bir şeyle ilgili değildir. İşçinin işi reddi üzerine düşünen kuramcılarda olduğu gibi, partiyle ya da devletle ilgili değildir. Tam tersine, başka stratejik tercihleri -tüm mümkünleri ortaya koyarak işin reddinde ve onun politik potansiyelinde diretmek- ifade eden feminist hareketlerin (ya da güvencesizlerin hareketi) parti-oluşunu ya da devlet-oluşunu düşünmek zordur. Fakat zamansallıkları, heterojen öznellikleri ve onların kuramlarını keşfetmek, üretmek ve yeniden bileşimini oluşturmak gerekliliği, yönetimselliğin tabi kılma ve köleleştirme tekniklerinden sürekli kaçmayı içerir.

Maurizio Lazzarato - Borçla Yönetmek, Çev.: Şule Çiltaş, Otonom Yayıncılık, 2015

Dipnotlar
[1]. Kasimir Malevitch, La Presse comme vérité effective de l’homme, Paris, Allia, 2000, s.14.
[2]. Burada, uzun zaman önce yazdığım bir kitaba gönderme yapıyorum, Videophilosophie, Berlin, B-books, 2002.
[3]. Reddin nedenleri ve amaçları vardır, fakat ifade ettiği kopuş, amaçsız ve nedensiz bir arzu yoluyla oluşur. Gerçek nedeni, nedenselliğin (işbölümü, üretim, değerlenme) kopuşudur ve amaçları, yeni var olma ve eyleme tarzları yaratmaya zorlayan kopuştan önce var olmaz. Nedenlerin (işbölümünün) düzeninde imkânsız olan kopuş, her yeni özneleşmenin koşulu olan zamansız bir mümkün yaratır.

27 Ocak 2015 Salı

Spinoza ve Yaratıklar

ÖRÜMCEK

Vecizelere dikkat 
Filozofları anlamanın kolay olmadığı söylenir. Hoş, onlar da birbirlerini anlamakta zorlanırlar. Bu gerçekten de böyle olur. Hatta yeni bir felsefe de tam burada ortaya çıkar. Descartes felsefesinin bir özeti sayılabilecek ilk eserini yazmaya başlar­ken, kendisinde de olsa da, en büyük nesnelliği inceleyeceğinin sözünü veriyordu Spinoza. Ama... 

Ama kendisine yenik düşmüş gibi, Spinoza’nm sözünü daha fazla tutamadığı bir an gelir. Artık Spinozacılık kendini ucundan göstermeye başlamıştır. Descartes kendiliğinden apaçık görünen şu yavan söze başvurduğunda gerçekleşir bu: “Daha fazlasını ya da daha zorunu yapabilen, daha azını ya da kolayını da yapabilir.” Bir aksiyom olarak kurulmuş bu vecize, Tanrı’nın varlığını ispatlamaya yarar. Peki ama nasıl? Spi­noza daha fazla ilerlemek istemediği için, burada daha fazla bir şey söylemeyelim: “Bu aksiyomlarla ne demek istediğini bilmiyorum. Neye zor neye kolay diyor? Bir şeyin kolay ya da zor olduğu mutlak olarak değil, yalnız nedenine göre söyle­nir. Aynı şeyin aynı anda, değişik nedenlere göre kolay ve zor olduğu söylenebilir.” 1

Kartezyen düşüncenin ağlarındaki örümcek Metnin kenarına düştüğü küçük bir notta, Spinoza başka bir tane daha aramaya lüzum olmadığını söyleyerek, ilginç bir örnek verir: Örümcek “insanların ancak çok büyük uğraşlar sonucu örebileceği bir ağı kolaylıkla örebilir, ama insanlar da melekler için imkânsız olan bir şeyi kolaylıkla yapabilir ”

Hiçbir şey kendinde kolay ya da kendinde zor değildir: Aynı eylem, kendi doğasına göre birisi için kolayken diğeri için zor olabilir. Şüphesiz ben, bir insan olarak, ayağımla kolayca ezebileceğim küçük bir örümcekten güçlüyümdür; fakat onun ağı kolaylıkla örme mahareti de bende yoktur! Örümcek karşısında, yaşamı sürdürmek açısından değil, yalnızca yaşamı sona erdirmek bakımından daha güçlüyümdür.

İnsanlar bir örümceğinki kadar ince, hatta ondan daha da ince ağ örebilen bir dokuma makinesi tasarlamayı başarabilir. Ama bu ancak büyük bir çabanın sonucunda gerçekleşebilir. Öyleyse iki şeyin gücünü aynı işe bakıp ölçmeye ve kıyaslamaya kalkışmak beyhude bir çabadır. Zira güç, ölçülemezdir. Bir adım daha ilerleyelim: Yapmaya gücümün yettiğinden daha azını yapabiliyorsam, bunun nedeni (benim için) zor olan bir şeyi yapabiliyor olmam değildir. Örümceğin ördüğü ağ bizim için meşakkatli, onun içinse sıradan bir iştir. Ama ağ örmekten kaçınmak ya da daha beceriksizce örmek, örümcek için tam anlamıyla imkânsızdır. İşini kötü yapması onun için en meşakkatlisi, başka bir deyişle en zoru olurdu. Çünkü bu onun doğasıyla uyuşmaz. Hiçbir varlık yapabileceğinden daha azı değildir; varlık daima ve her an yapabileceği kadardır. Daha felsefi terimlerle söyleyecek olursak, varlık "potansiyel" halde, yani daha üstün bir güç tarafından alıkonulmuş ve edimselleşmeyi bekleyen bir halde değildir. Bütün gücümüz daima edim halindedir, yani etkindir. 

Ve bu duruma en uygun örnekleri, çok iyi bildiğimiz üzere, doğalarının kendilerini yapmaya belirlediği şeye daima denk olan hayvanlar arasında bulabiliriz sadece.

Karınca, at, Orpheus
İşin doğrusu, Descartes bu ölçülemezlik itirazına yanıt vermek zorunda kalmış ve hayvanlar olaya daha o zaman dahil olmuşlardı. “İtiraf etmeliyim ki,” diye yanıt veriyordu rahip Mesland’a, “bazı etkiler yaratan şeylerin bize daha küçük görünen bazı başka etkileri yaratamadığına tanık oluyoruz sıklıkla. Başka bir insana hayat verebilen insan, mesela bir karınca yaratamıyor. Ya da bütün tebaasının itaat ettiği bir kral, atına söz geçiremeyebiliyor.”

Descartes “bence önemli olan” diye başlayıp Latince devam ediyor: “Tümel ve belirsiz bir neden söz konusu olduğunda, quod potest plus, potest etiam minus sözü totum est majus sua parte sözü kadar açık görünüyor bana.” Fazlasını yapabilenin azını da yapabileceği, bütünün parçadan daha büyük olması kadar açık ve anlaşılırdır Descartes’a göre. Dolayısıyla insan karınca da yaratabildiğinde ya da bir kral atına da söz geçirebildiğinde daha fazla bir güç ortaya koyacaktır, “tıpkı Orpheus’un müziğine daha fazla güç atfetmek istediklerinde, onun hayvanları bile hareket ettirebildiğini söylemeleri gibi.”2 

“Tümel ve belirsiz bir neden”, diyor Descartes: Doğru, hem de o kadar belirsiz ki fantastik bir örnek (karınca yaratan insan) ile olası bir örneği (hükümran ama kötü bir binici olan kral) aynı düzleme yerleştirmekten hiç çekinmiyor. Descartes, gücü belirsiz bırakarak, insanın gücünün az ya da çokluğunu diğer canlılara kadar uzanıp uzanmadığı üzerinden değerlendiriyor. Böylece Orpheus figürü Tanrı, Yaratıcı ve Kralın gücünün temsili olarak karşımıza çıkıyor.

Örümceğin gücü
Spinoza’nın itirazıysa daha radikal. Meseleye hayvanın tarafından yaklaşıyor. Ama herhangi bir hayvan değil: Descartes insandan açıkça daha zayıf ya da onun hükmü altında olan hayvanlardan bahsederken, Spinoza tam aksine örümceğin kendi gücünden bahseder ve bu gücün, insanın gücüne nazaran, bir yaşamın sona erdirilişi değil bir şeyin üretimi açısından üstünlüğünü vurgular. 

Spinoza güç kavramını son derece farklı bir şekilde anla-maktadır. Descartes için güç ex nihilo yaratım ya da egemen iktidarı ya da ikisini birden ifade ederken (Orpheus), Spinozamn bakış açısından örümceğin gücü ile varlığı aynı şeydir. Bir yanda örümceğin varlığı diğer yanda onun gücü yoktur. Örümcek olmak, ağ örme gücüdür, yani varlığında sürüp gitme gücünü kendi doğasına göre ifade etme tarzıdır. Örümcek açısından ağ, ne ondan kopuk ve dünyaya fırlatılmış bir yaratım, ne de sinekler üzerindeki hükümran bir iktidarın işaretidir; avını sabırla beklemek üzere, yer ile gök arasında ağ örerek sürdürdüğü tekil ve belirli varoluşuyla özdeş olan bir üretimdir.

Öyleyse gücü, özgül meziyetleri örümceğin yaşamının ta kendisidir. Tanrının mutlak gücü de bu şekilde anlaşılmalıdır: hükümran bir kral olarak ya da üretken bir sanatçının yaratıcılığı olarak değil, var olması yalnızca kendisine bağlı olan, mutlağa vardırılmış bir güç olarak. Dolayısıyla, bir şeyin özünü kavramak için, soyut ve belirsiz olana teslim olmaktan kaçınarak, tanrısal gücü anlamaya çalışmaktan başlamak gerekir. Orpheus’u, iktidarını aynı adımlarla, aynı sesle hem hayvanlara hem insanlara uygulayan bu şair-kral imgesini terk ediyoruz öyleyse.

Öteki aksiyom 
Spinoza bu “kolay” ve “zor” kavramlarına sıkça geri döner. Örneğin, insanın en başta ne kadar zahmetle de olsa çok basit bazı şeyleri yapabildiğini ve ancak bunları yaptıktan sonra, daha az zahmet gerektiren ve daha kusursuz olan daha zor şeyleri yapabildiğini söyler.3 Öyleyse kolay ve zorun anlamı yalnızca farklı varlıklara değil, aynı bireyin gelişiminin farklı aşamalarına göre de değişiklik göstermektedir. Bu durumda, uygun yöntemin gökten zembille inmesini beklememek gerekir: Yalnızca demirci olmak için değil, çekici üretmek için de demir dövmek, yani çabalamak gerekir. Hızlı ya da kolay üretilen bir şeyin aynı hız ve kolaylıkla dağılacağını, daha çok gerçeklik, daha çok yetkinlik içeren bir şeyinse daha zor üretildiğini varsaymak yanlış olur.4 Her şey, ürünün durumuyla da ilintili olan, emekçinin gücüne bağlıdır: Maddi ya da manevi herhangi bir ürün ortaya koymuş birisi, zihninde belirginleştiği oranda bu ürünün ona kendi gücünü uyguladığını ve tabiri caizse, kendi kendisini oluşturduğunu görür. 

O halde zorluk, buna hâlâ zorluk denilebilirse, binlerce engeli aşmak demek değil, ürünün var olmasına izin vermek, kendi gücünün özgürce gerçekleşmesine imkân tanımaktır. Descartes’ın müphem aksiyomuna karşılık, Spinoza başka bir aksiyom öne sürer: Bir şeyin ne kadar gerçekliği varsa o kadar var olma kuvveti vardır. Bu durumda Tanrı’nın varlığını ispat etmek çok kolaylaşır: Tanımı gereği mutlak anlamda sonsuz olan Tanrı, mutlak bir var olma gücüne sahiptir ve dolayısıyla mutlak olarak vardır.5 Bu herkes için kendiliğinden açık değilse -bu ispat zor bir ispatsa- bunun nedeni anlama gücünün maruz kaldığı belli önyargılardır. Yapılması gereken, derhal bu önyargıların peşine düşmektir.

Ariel Suhamy & Alia Daval, Spinoza ve Yaratıklar, Otonom Yayıncılık, Çev.:Mustafa Çağlar Atmaca

  1. Descartes Felsefesinin İlkeleri, I, 7, not.
  2. Descartes'in 2 Mayıs 1644 tarihli mektubu.
  3. Aydınlanma Yetisinin Düzeltilmesi Üzerine İnceleme, s. 49.
  4. Ethica, I, 11 not.
  5. A.g.e..

10 Ocak 2015 Cumartesi

Diyaloglar

s.41
Gelecek ve Geçmiş’in pek bir anlamı yok, önemli olan Şimdi-oluş Tarih değil, coğrafya, ne başı ne sonu, ama ortası; sapları ve çatıları olan ağaçlar değil, ortasında büyüyen ve ortasında bulunan ot. Kaldırım taşları arasında daima otlar. Ama tam manasıyla felsefe denilen bu kaldırım taşları tarafından otu boğup, sarartan, ezilen düşüncedir. «İmge» burada ideoloji anlamında kullanılmaz, ama düşünceyi iktidarın belli kurallarına göre yöneten ve eğiten bütün bir organizasyon, dahası onun kendisinde büyüyen ve ona bir iktidar aygıtı yerleştiren anlamındadır: Us (ratio) tıpkı bir mahkeme, evrensel bir devlet, tinlerin cumhuriyeti (boyun eğdikçe yasama görevlisi, yasama memuru olursunuz çünkü sadece saf akla boyun eğersiniz…).

s.51
Göçebeler hep ortadadırlar. İstep ortasından yükselir, büyük ormanlara ve büyük imparatorluklara girerler. İstep, ot ve göçebeler, hepsi aynı şeylerdir. Göçebelerin ne geçmişi ne de geleceği vardır, ama sadece oluşları vardır, kadın-oluş: onların harika hayvansal sanatları. Göçebelerin tarihi yoktur. Onların yalnız coğrafyaları vardır.

s.52
Bu hız sorunu hem çok önemli, hem de çok karışıktır. Yarışmada birinci olmak değildir; hız sayesinde geç de kalınabilir. Bu değişmek de değildir; hız ile birlikte kımıldamaz ve değişmez de olunabilir. Hız, bir oluş ve bu gelişme veya evrim değildir. Bir taksi gibi olmayı gerektirir, bekleme çizgisi, kaçış çizgisi, trafik sıkışıklığı, şişenin ağzı, kırmızı ve yeşil ışıklar, hafif paranoyaklık, polis ile güçlü ilişkiler.

s.54
Düşüncenin imgesine karşı imgesiz düşünce eylemleri; ağaçlara karşı ot veya köksap; devlet aygıtına karşı savaş makinası; birleştirmelere veya toplanmalara karşı karmakarışık çokluklar; belleğe karşı unutma kuvveti; tarihe karşı coğrafya; noktaya karşı çizgi vs.

s.61
Toynbee göçerlerin, en ciddi anlamında, ne yolcu ne de göçen, en coğrafi anlamında, olduklarını ve tam tersine kımıldamayanlar, isteplere yapışıp kalanlar, büyük adımlarında yerlerinde duranlar, en büyük yeni silahların icatçıları olarak, onların oldukları yerde bir kaçış çizgisi izlediklerini göstermiştir. (L’Histoire, Gallimart, s.185). Ne geçmişleri, ne de gelecekleri olan göçerlerden tarih hiçbir şey anlamadı.

s.62
Kim bize bir kaçış çizgisi üzerinde bütün kaçtıklarımızı tekrar bulamayacağımızı söyleyebilir? Sonsuz ana babadan kaçarak, kaçış çizgisi üzerinde Oidipus oluşlarının hepsini tekrar bulmuyor muyuz? Faşizmden kaçarken kaçış çizgisi üzerinde faşist katılaşmalara yeniden rastlıyoruz. Her şeyden kaçarken, nasıl anavatanımızı, iktidar oluşlarımızı, alkollerimizi, psikanalizlerimizi, ana babalarımızı yeniden oluşturmadan kaçabiliriz? Kaçış çizgisinin arı ve basit bir kendikendini mahvetme hareketi ile karşılaşmaması için nasıl davranmalıyız, Fitzgerald’ın alkolikliği, Lawrence’ın cesaretini kaybedişi, Virginia Wolf’un intiharı, Kerouac’ın acı sonu. … Kaçış çizgisi üzerinde, onu çizerken işte sadece bunu öğrenebiliriz: geçirilen tehlikeler, orada bırakılan sabır ve sıkıntılar, sürdürülmekte olan yapılması gerekli düzeltmeler, bütün bunlar kaçış çizgisini kara deliklerden kurtarmak için.

s.64
Bir kaçış çizgisi üzerinde daima bir ihanet kolgezer. Geleceğini güvence altına almak isteyen bir düzen insanının hilesi gibi değil, ama ne geçmişi ne de geleceği olan basit bir adamın hile yapması gibidir bu. Bizi tutmak isteyen, toprağın yerleşik güçleri ve sabit güçler aldatılır.

s.74
En büyük yanlışlık, tek yanlışlık kaçış çizgisinin yaşamdan kaçışı içerdiğini sanmak olacaktır; düşgücünde veya sanatta kaçış. Ama kaçmak tersine gerçek üretmek, yaşamı yaratmak, kendine bir mücadele silahı bulmaktır. Genelde, bu aynı yanlış harekette yaşam kişisel bir şeye indirgenir veya eser sonunu kendinde bulmak zorundadır, ya da tam bir eser gibidir ve bu daima yazının yazısına gönderimde bulunur.

s.75
Gerçekte, yazmada bir sonuç yoktur; çünkü açıkça, yaşamın kişisel bir şeyi yoktur. Yahut yazının amacı yaşamı kişisel olmayan bir güce taşımaktır. Oradan itibaren her türlü toprağı, kendinde taşıyan her türlü sonucu bırakıp gider. ... Yazmanın başka bir işlevi yoktur: akım olmak ve diğer akımlarla birleşmek - dünyanın bütün azınlık-oluşları olmak. Akım şiddet dolu bir şeydir, anında oluşur ve yerini bir başkası doldurur; yaratma ve yıkma arasındadır.

s.85
(ingilizce-amerikanca) bu emperyalist, hegemonyacı bir dildir. Ama o ölçüde de yeraltı emeğinde yara alabilir yahut dili mayınlayan ağızlar (diyalekt) tarafından bıçaklanabilir ve bunlar ona bir bozulma oyunu ve çok geniş bir değişkenliği kabullendirtebilirler.

Amerikan-dili resmi despotik kendini beğenmişliğini, hegemonyacı ergin kendini beğenmişliğini, ancak kendi kendisini kırması, tuhaf istidatı üzerine bükülmesi, onu içten içe yiyip bitiren, ister istemez resmi olmadan yayıldıkça da bu hegemonyayı kemiren, azınlıkların gizli hizmetine koyularak meydana getirir: iktidarın öbür yüzü. İngilizce daima bu azınlık dilleri tarafından çalıştırılmıştır, anglo-galce, anglo-İrlanda’ca vs., bunların her biri İngilizceye karşı savaş makinalarıdır.

s.88
... bir beden ne yapabilir? Hangi etkilere sahiptir? Etkiler oluşlardır: bazen bizim eylem gücümüzü azalttığı ölçüde bizi zayıflatır ve (üzüntü) ilişkilerimizi bozar, bazen ise gücümüzü arttırarak bizi daha yüksek ve geniş bir bireye taşıyarak daha güçlü kılarlar (neşe). Spinoza bedene şaşırıp kalmaktadır. O bir bedene sahip olmaya çalışmaktadır, ama bedenin neye kâbil olduğuna şaşırmaktadır. Bedenler cinslerine ve tarzlarınagöre, organlarına ve onların işlevlerine göre kendilerini belirlemezler, ama yapabildiklerine göre, kabil oldukları etkilerine göre, eylem olarak tutkularına göre belirlenirler. Etki alanlarının listesini belirlemeden önce bir hayranı belirleyemezsiniz. Bu yönde birtarla atı ile koşu beygiri arasında bir tarla beygiri ile öküzden daha büyük bir fark vardır. Spinoza'nın çok uzak bir takipçisi sakırgaya (bir tür kere) bakınız, o şöyle söyler: bu hayvana hayranlıkla bakınız, çünkü üç türlü etki ile kendini belirlemektedir, bileşime girdiği ilişkilerin işlevlerine göre yapabildiği bütün hepsi bunlardan ibarettir; üç kutuplu bir dünya ve hepsi bu kadar! Işık sakırgayı etkiler ve bir dalın ucuna kadar ayağa kalkar. Bir memeli hayvanın kokusu onu etkiler ve kendini onun üzerine bırakıverir. Kıllar onu rahatsız eder ve sıcak kan içmek ve derinin içine saplanmak için kıların olmadığı bir köşede yer arar. Kör ve sağır sakırga kocaman ormanda üç etkiye sahiptir ve arda kalan zamanda rastlantıyı bekleyerek seneler boyunca uyur durur. Buna rağmen o ne büyük kuvvettir! Sonuçta, kabil olduğu etkilere ait işlevler ve organlar vardır. Önce basit hayvanlarla başlamak; onların az sayıda etkileri vardır ve ne bizim dünyamıza aittirler nede başka dünyaya; ... İşte felsefi hayvanlar bunlardır.

s.89
Bedenin daha tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz. O (Spinoza) bedenden bir model ve tinden de bedene bağlı bir basitlik yapmak istemektedir. O tinin beden üstündeki sahte üstülüğünü yoketmek istemektedir. Beden ve tin vardır ve İkisi detek ve aynı şeyi anlatmaktadırlar: bedenin özniteliği ve tinin anlatımı (örneğin hız). ... Yalnızca insanların değil, yerleşik iktidarların da bile üzüntü bulaştırdığı tatsız bir dünyada yaşamaktayız. ... Yerleşik iktidarların bizi köleliğe indirgemek için bizim üzüntülerimize ihtiyaçları vardır. Tiran, papaz ve tin alıcılarının hayatın ağır ve zor olduğunu bize ispatlamaları gerekmektedir. İktidarlar bizi eskisinden daha az baskı altında tutmakta ama bize daha fazla bunalım vermek zorundadırlar...

Yalnızca insanların değil, yerleşik iktidarların da bize üzüntü bulaştırdığı tatsız bir dünyada yaşamaktayız. Üzüntü, üzgün bulaşıcılıklar eylem gücümüzü en aza indirenlerdir. Yerleşik iktidarların bizi köleliğe indirgemek için bizim üzüntülerimize ihtiyaçları vardır. Tiran, papaz ve tin alıcılarının hayatın ağır ve zor olduğunu bize ispatlamaları gereklidir. İktidarlar bizi eskisinden daha az baskı altında tutmakta ama bize daha fazla bunalım vermek zorundadırlar yahut Virilio'nun dediği gibi, içten küçük terörlerimizi örgütlemek ve yönetmek ihtiyacındadırlar.

s.115
… Psikanalizde para ödemenin kabul edilmesine ve konuşmaya inanılır. Ama en ufak bir konuşma şansımız yoktur. Psikanaliz insanların konuşmalarını önlemek ve onlardan gerçek anlatım şartlarının tümünü birden çekip almak için yapılmıştır.

s.129
Artık hiçbir biçim yoktur, ama biçimlenmemiş öğeler arasında sinematik ilişkiler vardır; artık hiçbir özne yoktur, fakat kolektif düzenlemeleri oluşturan öznesiz dinamik bireyselleşmeler vardır.

s.132
Arzunun ne kadar basit bir şey olduğunu bilir misiniz? Uyumak bir arzudur. Gezmek bir arzudur. Müzik dinlemek yahut müzik yapmak yahut yazmak arzudur. İhtiyarlık da arzudur. Ölüm bile. Arzuda yorumlanacak hiçbir şey yoktur, arzunun kendisi deneydir.

… bütün acı çekenleri bizim karşımıza çıkarırlar: bunların hiçbir eksiği yok mudur? derler. Ve sık sık arzuyu eksikten ve kanundan çıkararak bize karşı çıkarırlar…

s.133
Arzu belli seçkinlere ait değildir ve bir kere yapıldıktan sonra bir devrimin başarısına ayrılmamıştır. Onun kendisi içkin bir devrim sürecidir. O konstrüktivisttir, kendiliğindenci değildir. Her düzenlemenin kolektif olduğu gibi, kendisi de kolektiftir, her arzunun halkın yahut kitlelerin işi olduğu, moleküler bir iş olduğu doğrudur.

s.141
Önümüzde, yaşamın süresini dolduracak çok zamanımız var ve bu tastamamına yolculuğumuzu bitirmeye yarayacak olan bir yaşam süresidir.

s.150
Makine bir mekanizma olmasın, beden bir organizma olmasın, arzu hep orada düzenlenmektedir. Ancak bir mazoşist veya bir alkolik veya bir iştahsız (anorexique) vs. aynı şekilde düzenlenmezler. … İştahsızlık bir politikadır, bir mikro-politikadır: insanın kendisinin bir tüketim nesnesi olmaması için, tüketim normlarından kaçmak. Bu kadınsal bir protestodur, onu yalnızca bağımlılığa iten sosyal ve organik işlemler değil, bedenin işlemesine sahip olmak isteyen bir kadının protestosudur. Tüketimi tüketime karşı çevirecektir. O daima bir manken olacaktır, o daima uçan bir ahçı olacaktır, diğerlerine yedirecek yahut kendi yemeden diğer yiyenlerin masasında oturacak, yahut az tözleri, az yemek yemeyi çoğaltacaktır. … O iki “zayıflatıcı yoğurt” kabı üzerine hızla ilerleyerek, kurt gibi acıktım der. Açlığı yanıltıcı, aileyi yanıltıcı, yiyeceği yanıltıcı. Kısaca, anoreksi bir politika hikayesidir: Organizmayı, aileyi veya tüketim toplumunu nekahat devresine sokmak. Nerede şiddet sürekliliği vardır, orada politika vardır (anoreksik’in dolusu veya boşu), küçük yiyecek parçacıklarını yaymak veya kapamak (rejim yapmaya veya perhiz yapmaya karşı organsız bir bedenin oluşması) ve özellikle akımların kesişmesi (bir yiyecek akımı, giyim akımı ile dil akımı ile, cinsellik akımı ile ilişkiye girer: Anoreksikte (iştahsız kişide) tüm bir moleküler kadın-oluş, ister erkek ister kadın olsun, vardır. Bir gösterge rejimi adını vermiş olduğumuz işte budur.

s.152
Hangi çağda yaşamak isterdiniz? Kimin yerinde olmak isterdiniz? ve siz eğer bir bitki olmuş olsaydınız hangi manzarada yaşamak isterdiniz? Bütün bunlar zaten hepsi sizsiniz, sadece yanıtlarda yanılmaktasınız. Başka düzenlemelerde, başka yerde gerçekleşen sizler daima soyut bir makine için bir düzenlemesiniz.

s.156
Felix Guattari … dilbilimi ilkeleri üzerine bir metin yazmıştır: 1) Esas olan pragmatiktir, çünkü pragmatiklik gerçek bir politikadır, dilin bir mikro-politikasıdır; 2) Ne dilin değişmezleri ne de “performanslarından” ayrılan “yetkinlik”, ne de evrensellik vardır; 3) Dilin kendine has soyut makinası yoktur, fakat kolektif anlatım düzenlemelerini dile veren soyut makinalar vardır (anlatım öznesi yoktur); aynı zamanda bunlar içeriğe arzunun belli bir makinesal düzenlemesini verirler (arzunun imleyeni yoktur); 4) Süreklilikler, kesişmeler, yayılan içeriklerde her türlü akımın olduğu gibi, bir dilin içinde birden çok diller vardır.

Dilin bir işlevi yoktur, fakat aynı anda anlatım akımlarını ve içerik akımlarını kesen gösterge rejimleri vardır, bunlar birincilerde arzunun düzenlemelerini, ikincilerde anlatım düzenlemelerini belirlerler, birinciler de ikincilerinin içindedir.

s.162
Neden genelleştirilmiş bir kliniğe göre “Spinozizm”, “Kafkaizm”, “Proustizm”, “Nietzscheizm” yoktur; yani neden anti-filozofik, anti-psikanalitik, anti-psikiyatrik göstergeler rejiminin bir göstergebilimi olmaz? … Tıpta büyüleyici olan doktorun birinin özel isminin bir semptomlar kümesini belirli kılmaya hizmet etmiş olmasıdır: Parkinson, Roger… İşte burada özel isim, özel isim olmakta veya işlevini bulmaktadır. Yani doktor yeni bir kümeleşme yeni bir semptomlar bireyselliği, yeni bir vaka yapmıştır, o zaman kadar birbirleriyle karışmış rejimleri birbirlerinden ayırmış, o zaman kadar ayrı tutulmuş rejimlerin bir araya gelmesini sağlamıştır. Fakat doktorla hasta arasında ne fark vardır? Hasta da kendi özel ismini vermektedir. Bu Niezsche’nin düşüncesidir: bir uygarlığın hastası, doktoru gibi artisti, yazarı. Ne kadar fazla kendi gösterge rejiminizi yaparsanız, o kadar az bir kişi, bir özne olursunuz, o kadar fazla diğerlerini de taşıyan, diğerleri ile kesişen, icat eden, ileriyi gören, kişi olmayan bireysellikler meydana getiren bir “kolektif” olursunuz.

s.165
… arzunun tüm kişiliğini kaybederek en yüksek bireyselliğine eriştiği özel isminin olduğu dayanıklılık planı -farkedilmez- oluş, fare Josephine.

s.178
Büyük kopmalar, karşıtlıklar daima tartışılabilirler, ama küçük çatlamalar ve fark edilmeyen Güneyden gelen kopmalar asla tartışılamaz. “Güney” diyoruz ve bu çok önemli değil, parça çizgisinin yönünden başka birini belirlemek için Güneyden bahsediyoruz. Ama herkesin bir Güneyi vardır ve bu herhangi bir yerde bulunabilir, bu onun kaçış veya iniş çizgisidir. Ülkelerin, sınıfların, cinsiyetlerin kendi Güneyleri vardır. Godard: önemli olan sadece mücadele ettikleri büyük çizgide karşıt iki tarafın olması değildir, ama aynı zamanda değişik bir şekilde yönlendirilmiş moleküler bir kırık çizgi üzerinde kayan ve her şeyin oradan geçmekte olduğu sınır da önemlidir. 68 Mayısı, böyle moleküler bir çizginin patlamasıydı, Amazonların ortaya çıkıvermesi, sınırın beklenmeyen çizgisini çizmesi, birbirlerini artık tanımayan, birbirlerinden ayrılmış bloklar gibi parçaları beraberinde götürdü.

s.179
… bu soyut makinalar diğerleri tarafından üstkodlanıp, parçalanıp, örgütlenirken, aynı zamanda da onların içine mayın döşemektedirler, her biri diğerlerinin içinde, düzenlemenin kalbinde beraberce çalışmaktadırlar. Aynı şekilde içkin dayanıklılık planı ve aşkın örgütlenme planı arasında ikilik yoktur. Aralarında sadece hızlılık ve yavaşlık ilişkilerinin olduğu ikinci plan, birinci planın biçimlerinden ve öznelerinden partikülleri koparıp durur ve özneleri ve biçimleri örgütlemek, etkileri belirlemek, hareketleri bloke etmek için diğeri kendisini içkinlik planı üzerinde yükseltir.

s.187
Paul Virilio… Mutlak barış Devleti topyekün savaş Devletinden daha korku vericidir, soyut makineyle tam özdeşleşmeyi gerçekleştirip, sözünün geçerli olduğu yerlerin ve büyük parçaların dengesi “gizli bir kılcallık” ile ilişkiye girmektedir. … “Apaçık ve yeterinden çok örgütlenmiş toplum”u tamamlayan “sosyal bir bataklık” vardır.

s.189
… aynı savaş makinasının kısımlarını oluşturan kaçış çizgisiyle buluştuklarında yaşam, eser, bunlar aynı şeylerdir. Uzun zamandan beri bu şartlarda eser edebi veya metinsel olmaktan, yaşam ise kişisel olmaktan çıktı.

s.190
Pierre Clastres son bir metinde, ilkel gruplarda savaşın işlevinin nasıl bir Devlet aygıtının kurulmasını savmak olduğunu açıklamıştır. (not: savaş makinası göçebeye aittir, Devlete değil. Devlet daha sonra savaş aygıtını düzenli bir orduya dönüştürür).

s.192
… anlatım öznesi yoktur ve her özel isim kolektiftir; her düzenleme daha başından beri kolektiftir.

s.195
Bizim durumumuzu belirleyen hem Devletin ötesinde, hem de berisindedir. Ulusal Devletlerin ötesinde, dünya pazarının gelişmesi, çokuluslu şirketlerin gücü, “evrensel” bir örgütlenmenin eskizi, kapitalizmin tüm sosyal bedenlere yayılması, teknolojik, sanayileşmeci ve parasal akımları üstkodlayan büyük soyut bir makinanın şeklini oluştururlar. (196) Aynı zamanda, gözetleme, denetim ve sömürü araçları gittikçe daha ince, daha yaygın, bir bakıma daha moleküler oluşumlardır (Zengin ülkelerin işçileri zorunlu olarak Üçüncü Dünya’nın sömürüsüne iştirak etmektedirler, erkekler kadınların sömürüsüne iştirak etmektedirler vs.). … Azınlık, dilbilimsel, etnik, bölgesel, cinsiyet, gençlik, sorunlar sadece eksikliklerinin adına ortaya çıkmakla kalmayıp, Devletin düzenlemelerini ve makinanın bütünsel ekonomisini tamamen içkin bir şekilde sorun haline getiren güncel devrimci şekillerini de ortaya çıkarmaktadırlar. Devrimin ebedi olanaksızlığı üzerine ve genelde bir savaş makinasının faşistleşerek geri dönüşü üzerine bahis tutuşmak yerine niçin yeni bir devrim tipinin olanaklı olmaya başladığını ve her türlü canlı, değişken makinanın savaş veren, kesişen ve Devletlerin ve Dünya’nın örgütlenme planına mayın döşeyen bir dayanıklılık planı çizdikleri düşünülmesin? (197) Çünkü, bir kere daha, Dünya ve Devletleri planlarının efendileri değillerdir artık ve devrimler kendilerinin biçimlerinin bozulmasına mahkûmdurlar. Bir bakıma oyunda her şey belirsiz olarak oynanmaktadır, “karşı karşıya, sırt sırta, sırt yüze…” Devrimin geleceğinin sorunu kötü bir sorudur; çünkü onu bu şekilde sordukça, birçok insan devrimci olmaktan vazgeçecektir ve soru, özellikle, her yerde, her düzeyde insanların devrimci oluşlarını önlemek için, bu şekilde sorulmuştur.

Gilles Deleuze & Claire Parnet, Diyaloglar, Bağlam Yayınları,  Çev. Ali Akay